Malik Aslan

16 Nisan 2011 Cumartesi,
12:47
1416 Defa Okundu
Zühd Kavramının Lügat Anlamı
Zühd, Arapça z h d fiilinin mastarı olup, lügatte bir şeye meyletmemek, rağbet etmemek, yüz çevirmek, ilgisiz davranmak ve terk etmek manalarına gelir. Bu terk etme işi, o şeyi küçümsemekten, günah saymaktan veya azlığından dolayıdır. Bütün dilciler, z h d kökünden türeyen kelimelerde azlık veya azla yetinme manasının ortak olduğu konusunda müttefiktirler. Kısaca, zühd, isteksizlik, rağbetsizlik, önemsizlik, terk etmek, kötü kabul edilen şeylerden yüz çevirmek, dünyaya buğzetmek, mâsivâyı terk anlamlarına gelmektedir.
Zühd sahibi olanlara; zahid denilir.Zühd, dünyayı tamamen terk edip çalışmayı bırakmak, dünya nimetlerine sırt çevirip, kuru ekmek yiyerek aba giymek değil, lezzet verici şeyleri azaltmak, onlara dalmamaktır. Başka bir ifadeyle: Ahireti unutup, dünyaya esir olmamaktır.
Allah (c.c) kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi Müslüman için de tabii bir haktır. Ancak, Müslüman’ın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşru olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman meşru sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken ahireti hiç bir zaman unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, ahireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.
Zühd üç kısma ayrılır
a- Haramları terk etmek:Zühdün, bu türünün bütün Müslümanlarda bulunması gerekir. Herkes için farzdır.
b- Helâllerden, gerekli olmayanları terk etmek:Bu kullukta ileri derecelere ulaşanlarda bulunur.
c- Allah'la meşgul olmayı engelleyen her şeyi terk etmek:Bu da, "Ârif ' denilen Allah'ı tam bilip ona itaat eden kullara ait olan zühddür.
Kur’ân’da Dünya Hayatı ve Zühd
Zâhid kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de terim olarak, “rağbet etmemek” manasında, sadece bir yerde geçmektedir. Bu ayette, Hz. Yusuf(a.)’ın kardeşleri tarafından kuyuya atılması, bir kervan tarafından bulunup satılması hikâye edilirken zikredilmektedir. Mahiyet açısından ise, dünyadan nasibini unutmamakla birlikte Allah Teâlâ’yı hatırdan çıkarmamak, ticaret ve alış-verişin, O’nu anmaktan, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaması şeklinde dile getirilmektedir. Kur’ân’da dünya ve mâsivâya tavır koyup, onlardan yüz çevirmek, Allah’a yönelmek "tebettül” olarak ifade edilmiştir. Dünya ile ahiret arasında bir tercih yapma mecburiyeti ortaya çıktığı zaman hiç tereddüt etmeden ahiret hayatının tercih edilmesi istenmiş, aksi davranışta bulunanlar şiddetle kınanmıştır.Zira Kur’ân-ı Kerim’in tasvirine göre, dünya hayatı; insanı aldatan bir metâ’, ahiret hayatına oranla önemsiz, faydası, ahiretin yanında pek az, oyun, oyalanma ve eğlenceden ibaret, basit bir şeydir.
“Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez”.(Kasas, /77)
“Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar”. ( Nur, /37)
“(Kârun) ziynet ve ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler 'Keşke Kârun'a verilenin bir benzeri de bize verilseydi. Gerçekten onun büyük şansı var' dediler. Kendilerine ilim verilenler '(Ey Kârun gibi dünyayı isteyenler!) Yazıklar olsun size! İman edip sâlih amel işleyen için Allah'ın sevabı daha hayırlıdır' dediler.”(Kasas/79-80)
“Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.”(Tekasür /8)
“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir çoğalma tutkusudur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kâfirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir.”(Hadid /20)
Ebu Zerr (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Kâbe'nin gölgesinde otururken yanına geldim. Beni görünce:
-"Kâbe'nin Rabbine kasem olsun onlar zararda" buyurdu. Ben:
- Ey Allah'ın Resulü, annem babam sana feda olsun, onlar kimlerdir? dedim. Buyurdu ki:-
-"Onlar malca çok olanlardır. Ancak-eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol vermelerini emredenler müstesna"dedi ve hemen ilâve etti:
-"Böyleleri ne kadar az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da zekâtını vermeyen her insan kıyamet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en semiz şekilde karşısına çıkıp, sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla çiğneyecek. Sonuncusu da bu muameleyi yapınca birinci tekrar başlayacak. Bu hal, insanlar arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecek.(Müslim, Zekât: 301, (590); Buhârî, Eymân: 3, Zekât: 43; Tirmizî, Zekât: 1,)
İbn-i Ömer anlatıyor: "Bir gün Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize hitâb ederek şöyle buyurdular:
"Sıkılık huyundan kaçının. Zira sizden önce gelip geçenler bu huy yüzünden helâk oldular. Şöyle ki: Bu huy onlara cimrilik emretti, onlar hemen cimrileşiverdiler, sıla-ı rahmi kesmelerini emretti, hemen sıla-ı rahmi kestiler, doğru yoldan çıkmayı (fücur) emretti, hemen doğru yoldan çıktılar."(Ebû Dâvud, Zekât: 46 )
Sıkılık diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı "şuhh"dur. Cimriliği de içine alan bir huyu ifade eder. Bu huy, pek çok fenalıkların kaynağı durumunda olan bencilliğe benzetilebilir. Nitekim bencil insan, maddî mânevî her imkânı kendi kaprislerini tatmine sarf ederek pek çok beşerî müesseseleri yıkar, sosyal bağları koparır. Sözgelimi sıla-i rahim, yakınlara ilgiyi, hediyeleşmeyi, ihtiyaç sahibine yardımı gerektirir. Bencillikle cimrileşen bunları kaldırır atar. Fücuru bazı âlimler "yalan", bazı âlimler "zina" olarak anlamışlar, bazı âlimler de (nebevi) "doğruluktan ayrılma" diye tercüme etmiştir. Demek ki, insan sıkılığa, bencilliğe düştü mü, nefsin hâris hissiyatını tatmin yolunda pek çok fenalıkların kapısını açmış, birçok hayır kapılarını da kapamış olmaktadır.
Ka'b İbnu İyâz (radıyallahu anh) anlatıyor; "Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı şöyle derken işittim:
"Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır."(Tirmizî, Zühd: 26 )
Tirmizî'nin sahih olduğunu belirttiği bu hadisle Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) "mal" konusuna dikkat çekmiştir. Şârihler, hadiste geçen "fitne'yi dalâlet ve masiyet, yani sapıtma ve Hakk'a isyan olarak anlarlar. Yani bu ümmeti hak yoldan ayıracak, İslâm'dan uzaklaştıracak en mühim âmil "madde ve mal" olmaktadır. İslâm düşmanı gizli ve açık komitelerin, mahallî ve beynelmilel teşkilatların Müslümanları ayartabilmek için en ziyade "madde"ye dayandıklarını müşahede ettikçe, nice yakınlarımızın, bu vatan evlatlarının maddî menfaat sebebiyle dinden koptuklarını gördükçe, "Kâfirler mallarını, Allah'ın yolundan insanları alıkoymak için harcarlar ve daha da harcayacaklardır." (Enfal: 8/36) ayetinin teyidini görmekle Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın benzeri ihbaratında ortaya çıkan gaybtan haber mucizesi karşısında hayranlığımızı ifade etmekten kendimizi alamıyoruz.
Bu ve bundan sonra da göreceğimiz bir kısım hadisler, yanlış yoruma sebep olmamalı. İslâm temelde servete, kuvvete karşı değildir. Bilakis, pek çok hadis Müslüman’ı kazanmaya teşvik eder. Dinimizin mühim bir parçasını teşkil eden zekât, sadaka gibi farz ve mendup emirlerin yerine getirilmesi, cihad vazifesinin başarıyla yürütülmesi hep "mal"a, mal sahibi olmaya bağlıdır. Keza: "Veren el alan elden üstündür", "Kuvvetli mü'min, Allah nezdinde zayıf mü'minden daha hayırlı, daha üstün, daha sevgilidir","Müttakî olana zenginliğin bir zararı yoktur"gibi hadisler, "(Ey mü'minler!) onlara karşı gücünüzün yettiğince -Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip, sizin bilmediğinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın"(Enfal:8/60), gibi ayetler Müslüman’ı çalışmaya, kuvvetli olmaya teşvik etmektedir.
Öyle ise, "mal" ve "madde"yi kınayan ifadelerin gayesi, bunların, her an uyanık olunmadığı takdirde ahlâki ve dinî hayatımızda sebep olacağı sefahat ve düşüklüklere karşı uyarmaktır.
Unutmayalım ki, bütün terakki ve kalkınma hareketleri yoksulluk ve darlıktan doğduğu halde, duraklama ve gerileme hareketleri de doruk noktasına ulaşan bolluk ve zenginliğin getirdiği rehavet ve sefahatle başlamaktadır. Bunun en güzel örneği Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kurduğu İslâm devletidir. Zaman zaman açlıktan düşüp bayılan, açlığını hafifletmek için karınlarına taş bağlayan insanlar, onun temelini atıp, kısa zamanda üç kıtaya uzanan bir devlet hâline getirmişlerdir. Şu halde Allah elçisi, ezelî ve ebedî hakikatlerin tebliğcisi olan Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)in "mal" ve "madde" karşısındaki uyarılarına iyi kulak vermek, onları iyi anlamak gerektir:
"Allah'a kasem olsun sizin için fakirlikten (darlıktan) korkmuyorum. Sizin için öncekilere genişleyip (bollaştığı) gibi size de dünyanın genişleyip bollaşmasından, onlar gibi sizin de dünyalık yarışına düşmenizden, dünyalığın onları helâk ettiği gibi, sizi de helâk etmesinden korkuyorum."
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in "mal" karşısındaki tutumunu kavramada şu hadisi görmemiz yeterlidir:
"İnsanlar dünyalık karşısında dört kısımdır: Bir kul vardır, Allah ona mal ve ilim vermiştir, o bu mal hususunda Allah'tan korkar da onu sıla-ı rahimde harcar, malda mevcut olan Allah'ın hakkını bilir ve yerine getirir. İşte bu en yüce mertebeyi elde eder.
Bir diğer kul vardır, Allah ona ilim vermiştir fakat mal vermemiştir, ancak iyi niyet sahibidir, şöyle der: Eğer malım olsaydı falanca gibi hayır yollarında harcayacaktım. Allah onu niyetiyle kabul eder ve ecir yönüyle önceki ile eşit olur.
Bir üçüncü kul vardır, mal sahibidir, ancak Allah ilim vermemiştir, malını şehvet yolunda cahilane harcar. Ne Rabbinden korkar ne de onunla sıla-i rahimde bulunur. Malda mevcut Allah'ın hakkını da bilmez. Bu en fena bir mertebedir.
Dördüncü bir kimse daha vardır. Allah ona ne mal ne de ilim nasip etmiştir. Ancak, sefihlere gıpta ile: "Eğer param olsaydı der, falanca gibi harcar onun gibi yaşardım." Bu da niyeti ile o sefih gibi olur ve günahta eşit olurlar.”
Sahabeler İslâm’ın birer yönünü temsil eder.
Her bir sahabe, öne çıkan özelliği ile kendi şahsında İslâm’ın bir yönünü temsil eder. Onların hayatı ve anlayışları bir bütünlük içinde değerlendirildiğinde Sünnet’in incelikleri ortaya çıkar. Zira onlar Allah Rasulu s.a.v.’den görmüş oldukları İslâm’ı yaşıyorlardı.
Zühd ve takva sembolü sahabe Ebu Zer Gıfârî (r.a.)
Hz. Ebu Zer Gıfârî hazretleri de dünyaya yüz vermeyen, gönlünü Allah’tan başka şeyle meşgul edecek ne varsa elinin tersiyle iten mizacıyla “Allah adamı” olma idealinin temsilcisi olmuştur. O sahip olduğu tavizsiz zühd anlayışı ile Müslümanların ihtiyaçtan fazla mal mülk edinmemeleri gerektiğini, ihtiyaç fazlası ne varsa Allah yolunda harcamaları gerektiğini savunuyordu. Bunun aksi anlayış ve tavrı şiddetle eleştiriyordu. İhtiyaç fazlası mal biriktirmezdi
Allah Rasulu (s.a.v.) Ebu Zer (r.a.)’ın memleketi Gıfar’a dönmesini ve İslâm’ı orada yaymasını istedi. Bunun üzerine hemen yola çıkıp Gıfar’a geldi. Bir zaman sonra Gıfarlıların yarısı Müslüman olmuştu. Kalan yarısı da Hicret’ten sonra Müslüman oldu.
Hz. Ebu Zer (r.a.) evlenince Medine’nin dışında çölde kendine küçük bir ev yaptı ve hanımıyla birlikte orda yaşamaya başladı. Bir gün eski arkadaşlarından birisi ziyaretine geldi. Arkadaşı gördüğü manzaraya çok şaşırdı ve sordu:
– Eşyaların nerede?
– Bizim başka bir evimiz var ki, değerli eşyalarımızı oraya gönderiyoruz, dedi.
– Sen uzun bir süredir buradasın, birkaç parça eşyanın olması gerekmez mi?
– Bu evin sahibi bir an bile burada kalmaya izin vermiyor, dedi. Sonra misafirine bakarak şöyle devam etti:
– Allah’a yemin ederim ki benim bildiklerimi siz biliyor olsaydınız kadınlarınızla beraber olamazdınız, yataklarınızda yatamazdınız. Yine yemin ederim ki O beni meyvesi tükenince kesilip yok olan bir ağaç gibi yaratmıştır.
– Evet, ama bu seni dünyadan faydalanmaktan engellemiyor mu?
– Allah’ın Rasulu bana: “O insana yazıklar olsun ki, hem ahirete imanı vardır, hem de bu hilekâr dünyadan faydalanmağa çalışır.”demişti.
“Yalnız yaşayıp yalnız ölecek ve tek başına diriltilecek”
Bir gün Hz. Osman r.a. hizmetçisi ile ona yüz dinar gönderdi. Ebu Zer kabul ederse o da köleyi serbest bırakacaktı. Yalvardı köle:
– Özgürlüğüm buna bağlı, kabul et bu hediyeyi. Cevabı şu oldu:
– Benim köleliğim de bunu almaktır.
Allah Rasulu s.a.v.’in hakkında “Yalnız yaşayıp yalnız ölecek ve tek başına diriltilecek..” dediği Ebu Zer Gıfarî r.a. Rebeze’de çöldeki evinde vefat ettiğinde yanında sadece hanımı, kızı ve hizmetçisi vardı. Hanımı yola çıkarak eşini defnedecek birilerini gözlemeye başladı. Bir zaman sonra oradan geçmekte olan Abdulah bin Mesud r.a.’ın kafilesine denk geldi. Abdullah bin Mesud r.a. Ebu Zer hazretlerini kefenledi, gözyaşları içinde namazını kıldırdı ve çöle defnetti.
Ebu Zer r.a. bize, paranın bütün değerleri ezip geçtiği modern dünyaya yalnızlığı ve yalınlığı ile çölden sesleniyor. Orada, ama daha çok kalbimizde ve zihnimizde, fani dünyaya yüz vermemenin, gerçek zahitliğin bayraktarlığını yapıyor.
zühd
ebu zerr gıfari
islam
servet
takva
müslüman zengin olabilir mi
zühd nedir