Cenab-ı Allah bu ayette müslümanların sahip oldukları doğru yolu ve gerçek bilgi birikimini çekemeyen, kıskanan yahudileri kınıyor. Sağımıza solumuza bakarsak bu hastalığın benzerini bu ümmetin bazı ilim ve ibadet adamlarında da görürüz. Böylelerinin Allah'ın kendilerine yararlı ilim ve salih amel bağışladığı bazı dindaşların şu veya bu oranda kıskandıkları görülür. Bu kesinlikle kınanmış bir huydur ve buna göre "gazaba uğramışlar" in hastalıklarından bir parçadır. Cenab-ı Allah başka bir ayette de şöyle buyuruyor:
"Hiç şüphesiz Allah kendini beğenip övünen kimseleri sevmez. Onlar kendileri cimrilik ettikleri gibi başkalarına da cimri olmayı emrederler ve Allah'ın kendilerine bağışladığını gizlerler." (Nisa: 4/37)
Cenab-ı Allah bu ayette sözü geçenleri cimrilikle niteliyor. Bu cimrilik hem bilgi hem de mal cimriliğidir. Gerçi daha önceki ayetler, bu ayetteki asıl maksadın ilim cimiriliği olduğunu gösteriyor. Nitekim Cenab-ı Allah, bu kimseleri daha başka bir kaç ayette ilimlerini saklamakla kınıyor. Mesela bu ayetlerden biri şudur:
"Allah kendilerine Kitab verilenlerden" onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz" diye söz almıştı. Fakat onlar vermiş oldukları sözü arkalarına atarak bu kitaba karşılık birkaç para aldılar. Kitabı satmak karşılığında satın aldıkları ne kadar kötü bir şeydir." (Al-i İmran: 3/187)
Diğer bir ayette de şöyle buyuruluyor:
"İndirdiğimiz açık ayetleri ve doğru bilgiyi, biz Kitab'da insanlara açıkça belirttikten sonra, gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder ve hem de bütün lanet edebilenler lanet ederler. Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başka. Onları affederim. Çünkü ben tevbelerin kabul edicisi ve rahmet sahibiyim." (Bakara: 2/159)
Aynı konuda bir diğer ayet de şudur:
"Allah'ın indirdiği Kitab'i insanlardan gizleyip bir kaç paraya satanlar var ya, onlar midelerine ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak ve ne de kendilerini günahlarından arındıracaktır. Onlar için acı bir azab vardır." (Bakara: 2/174)
Bir başka ayette de şöyle buyuruluyor:
"Onlar müminlere karşılaştıklarında inanıyoruz derler. Fakat şeytanları ile başbaşa kaldıkları zaman "Biz aslında sizin yanınızdayız, onlarla sadece alay ediyoruz" derler." (Bakara: 2/14)
Görülüyor ki, ayetlerde Cenab-ı Allah "gazaba uğramışları" bilgilerini halktan saklamakla niteliyor. Bu saklamanın sebebi bazan cimrilik, bazan dünyalık bir bedel karşılığında bu görevden yan çizmek ve bazan da açıklanacak bilgilerin söyleyicileri aleyhine koz olarak kullanılabilcekleri tehlikesidir.
Aynı hastalık bu ümmetin bazı ilim adamlarında da görülür. Böyleleri bazan cimrilikleri ve elde ettikleri üstünlüğe başkalarının ulaşmasını istememeleri yüzünden bildiklerini gizlerler. Kimi zaman bildiğini söylememenin sebebi bu bilgi basamak edilerek, elde edilen mevki ve servettir. Eğer eldeki bilgi başkalarına aktarılacak olursa bu bilgi karşılığında elde edilmiş olan mevki ve servtin elden kaçırılacağından korkulur.
Kimi zaman da bazıları şu yüzden bildiklerini açıklamaktan kaçınırlar. Her hangi bir konuda karşısındakinden farklı düşünüyordur veya her hangi bir görüşüne karşı çıkılan bir guruba bağlıdır. Adam bildiklerini açıklasa karşı tarafa haklılık kazandırıcı bir koz vereceğinden çekindiği için bildiğini saklar, açıklamaktan çekinir. Üstelik karşı tarafın haksız olduğundan, yanlış düşündüğünden emin olmadığı durumlarda böyle yapar. İşte bu yüzden Abdurrahman b. Mehdi [13] şöyle diyor:
"İlim adamları lehlerinde olanı da aleyhlerinde olanı da yazarlar, saklamazlar. Fakat ihtiraslarının zebunu olanlar sadece lehlerine olan şeyleri yazarlar."
Burada maksadımız konunun detayına girip hangi bilgiyi açıklamak farz ve hangi bilgiyi açıklamak müstehaptır tartışmasına girişmek değildir. Sadece zeki kimselere Allah'ın bağışlayacağı yararlı sonuçları kazandırabilecek ana hatlara değinmek istedik. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Onlara 'Allah'ın indirdiği gerçeklere inanınız' denildiğinde 'Biz, bize indirilen bilgilere inanırız' diyerek kendilerine indirilen bilgilerden sonrasını inkar ederler. Oysa o da kendilerine gelen bilgiyi doğrulayan bir gerçektir. De ki, eğer gerçekten inanıyor idi iseniz daha önce niye Allah'ın peygamberlerini öldürdünüz?" (Bakara: 2/91)
Bu ayetin iki ayet öncesinde şöyle buyuruluyor:
"Onlara kendi kitaplarını (Tevrat'ı) tasdik edici olarak Allah tarafından bir kitap (Kur'an) gönderildi. Daha önce inkar edenlere karşı yardım isteyip dururlarken, gerçek olduğunu bilip durdukları bu kitap kendilerine gelince onu inkar ettiler. Allah'ın laneti inkarcıların üzerine olsun!" (Bakara: 2/89)
Cenab-ı Allah (c.c.) bu ayetlerde yahudilerin Peygamberimiz tarafından tebliğ edilip benimsenmesi istenen ilahi gerçeği daha önceden bildikleri halde bu gerçek kendi ırklarından olmayan bir peygamber tarafından ortaya atılınca bilip durdukları bu gerçeği kabul etmediler. Onlar sadece kendi ırklarından olan biri tarafından bildirilecek gerçeği kabul edebilirlerdi. Bu yüzden kendi inanç sisteminin gereğine uymaya bile yanaşmıyorlardı.
Bu hastalık, zamanımızda belirli bir ilim ve din gurubuna mensup olan fıkıh ve tasavvuf[14] adamlarında veya Peygamberimiz dışında üstün tutulan dini bir lidere körü körüne bağlanmış çömezlerde[15] görülüyor. Boyleleri gurupları tarafından onaylanmamış hiçbir fıkhı görüşü, hiçbir rivayetin gerçekliğini kabul etmeye yanaşmazlar. Üstelik bunlar kendi guruplarının gerekli gördüğü amelleri de yapmazlar. Oysa islamiyet, Peygamberimiz dışında hiçbir kişiye ve hiçbir belirli zümreye körü körüne bağlanmaksızın gerek ilmi araştırma ve gerekse rivayet alanlarında kayıtsız şartsız olarak gerçeğe, doğruya uymayı gerekli görür.
Cenab-ı Allah (c.c.) "Gazaba uğramışlar" in başka bir niteliğini şöyle belirtiyor:
"Yahudilerden öyleleri var ki, kelimeleri anlamlarının dışına kaydırırlar." (Nisa: 4/46)
Bu tutum başka bir ayette de şöyle tanımlanıyor:
"Onlardan bir gurup var ki, uydurdukları snzleri siz Kitab'dan sanasınız diye dillerini kıvırarak konuşurlar. Oysa bu şekilde okudukları sözler aslında kitab'dan değildir." (AI-i îmran: 3/78)
Tefsircilere göre bu ayetlerde söz konusu olan tahrif (kelimeleri veya kelimelerin anlamlarını değiştirmek) hem ilahi kaynaklı kelimeleri değiştirmeyi ve hem de bu kelimeleri bile bile yanlış yorumlamayı içerir.
Yorum yolu ile yapılan tahrifin örnekleri gerçekten çoktur ve ümmetin bir çok zümreleri bu hastalığın zebunudur. Asıl metni değiştirme anlamındaki tahrife gelince bu sapıklığa düşenler de az değildir. Böyleleri Peygamberimizin (s.a.v.) sözlerini değiştirerek asılsız sözde hadisler rivayet etmektedirler. Gerçi yetkili hadis uzmanları bu uydurma hadisleri titizlikle ayıklıyorlar. Böylelerinin bir kısmı, gerçi başaramamışlardır, ama bizzat Kur'an-ı Kerim'i bile tahrif etmeye yeltenerek, mesela "Vekellemellahu Musa Tek-limen" ayetinin son kelimesini "Tekellümen" şeklinde değiştirmeye kalkışmışlardır. (Nisa: 4/164)
Dinleyicilerde söylenenlerin ilahi kaynağa dayandığı izlenimini uyandirabilmek için başvurulan "dil kıvırarak" okuma düzenbazlığına gelince buna da bazı vaizlerin Peygamberimize uydurma sözler isnad etmeleri veya sözde haklılıklarını ispat edebilmek için dinde yeri olmayan asılsız deliller ileri sürmeleri örnek olarak gösterilebilir. Bu tutum, hiç şüphesiz yahudi ahlakının bir örneğidir. Kur'an ve hadisin dikkatli okuyucuları bu tutumun sık sık verildiğini iyi bilirler. Bu dikkatli okuyucuların söz konusu yerici ifadeleri okuduktan sonra bu ümmetin bazı mensupları tarafından girişilen tahrif olaylarını iman nuru ile gözden geçirmeleri düşündürücü olsa gerektir.
Cenab-ı Allah hristiy anlar la ilgili olarak şöyle buyurur:
"Ey kitablılar (ehl-i kitab) dininiz konusunda aşırılığa düşüp Allah hakkında gerçek dışı sözler söylemeyiniz. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın sadece bir kulu, Meryem'e sunduğu bir kelimesi ve O'ndan gelen bir ruhtur. Allah'a ve peygamberlere inanınız. Sakın "Allah üç tanedir" demeyiniz. Kendi yararınıza olmak üzere bu söze son veriniz. Çünkü Allah tek bir Halıdır ve çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yeterli bir vekil (dayanak) dır."(Nisa: 4/171)
Bu konudaki başka bir ayette de şöyle buyuruluyor:
"Allah, Meryem oğlu Mesih'dir, diyenler kafir oldular. De ki, öyle ise Allah, Meryemoğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde olanların tümünü yok etmek istese Allah'a karşı kimin elinde bir şey var? Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan her şey O'nundur. O dilediğini yaratır. Hiç, şüphesiz, Allah her şeye kadirdir."(Maide: 5/17)
Bu anlamdaki ayetlerin sayısı çoktur.
Hemen belirtelim ki, peygamberler ve seçkin kullar (sarihler) hakkında aşın görüşler beslemek, sapık abidler (kendilerini ibadete adayanlar) ile tasavvuf[16] bağlısı bazı zümrelerde de görülen bir hastalıktır. Öyle ki, böylelerinin çoğu hulul ve ittihad (Allah'a sızma ve O'nunla bütünleşme) akımları gibi ya hristiyanların iddialarından daha beter, ya aynı veya çok az daha hafif saçmalıklara kapılmışlardır.
Cenab-ı Allah'ın (c.c.) bu konudaki bir başka buyruğu da şöyledir:
"Onlar Allah'ı bir yana bırakarak hahamları ile rahiplerini ilah edindiler. Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa oniara kendisinden başka ilah olmayan tek Allah'a kulluk etmeleri emredildi. O, onların koştukları ortaklardan münezzehtir." (Tevbe: 9/31)
Peygamberimiz (s.a.v.) sahabilerden Adiy b. Hatem'e -Allah ondan razı olsun- bu ayeti açıklarken:
"Hahamlarla rahipler kimi haramları helal ve kimi helal şeyleri de haram saydılar ve izleyicileri olan ehl-i kitab da bu konularda onlara uymuştur."[17] buyurmuştur.
Şimdi düşünelim. Çoğu cahil sofular (abidler) gözlerinde büyüttükleri liderlerin her emrine körü körüne uyarlar. Bu emirler Allah'ın belli bir haramını helal ve belli bir helalini haram saymayı içerdikleri durumlarda bile bu böyle oluyor.
Yine Cenab-ı Allah (c.c.) "sapıtmışlar" hakkında şöyle buyuruyor:
"Kendilerinin uydurdukları ruhbanlığı biz onların üzerine yazmadık. Sırf Allah'ın rızasını kazanmak için bunu onlar ortaya çıkardılar, fakat ona gereği gibi de uymadılar." (Hadid: 57/27)
Biz bir çok müslüman zümrelerin Allah tarafından açıkça uydurma olduğu belirtilen bu ruhbanlık akımına kapıldıklarını biliyoruz.
Yine Cenab-ı Allah (c.c.) bir ayette şöyle buyuruyor:
"Bu mücadelede üstün çıkanlar O'nların mezarları üzerine mutlaka mescid yapalım" dediler." (Kehf: 18/21)
Eski devirlerde gerek "gazaba uğramış" yahudiler ve gerekse “sapıtmış” hristiyanlar peygamberlerin ve saygı duydukları ölülerin mezarları üzerinde mabed yaparlar. Peygamberimiz bir çok kereler bu adeti ümmetine yasakladığı halde, hatta dünyadan ayrılacağı anda bu yasağı pekiştirmiş olmasına rağmen, bu ümmetin bir çok mensupları bu hastalıktan da yakaların, kurtaramamışlardır.
Bu arada "sapıtmışlar" ın dinlerinin ağırlık merkezini çalgı aletlerinin sesleri ile alımlı resimlerle oturttukları görülür. Onlar dini törenlerinde ses çekiciliği ile müzik cazibesi kadar hiç bu şeye önem vermezler. Bazı müslüman zümrelerin bu hastalığa da tutulduklarını görüyoruz. Çalgı, aletleri ve kasideler eşliğinde yapılan sema törenleri güzel resimlerle güzel seslerden kalbleri heyecana getirmek için yararlanma adetleri hristiyanlann bazı geleneklerine özenmekten başka ne anlama gelebilir?
Yine Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Yahudiler 'Hristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanmıyorlar' dedrier. Buna karşılık hristiyanlar da 'YahudiIer hiçbir gerçeğe dayanmıyorlar' dediler..." (Bakara:2/113)
Görüldüğü gibi bu ayet yahudiler ile hristiyanların birbirlerini gerçeğe dayanmamakla suçlayarak reddettiklerini belirtiyor. Ne acıdır ki, bazı müslüman kesimlerde aynı hastalık gömülür. Mesela sen bazı fıkıh alimlerinin dervişler (mutasavvıflar) ve sofuları (abidleri) adam yerine koymadıklarını, onlar, kesinlikle cahil ve sapık saydıklarını, tutturdukları yolun ilim ve gerçekten uzak olduğuna inandıklarını görüyorsun. Buna karşılık bir çok derviş[18] ile sofunun da şeriat ile ilmi boş saydığını hatta bunlarla uğraşanların Allah'dan uzak kaldığına bu kimselerin Allah katında yararlanacakları hiçbir şey elde edemeyeceklerine inandığına rastlıyoruz. Oysa işin doğrusu şudur. Gerek bu tarafta ve gerekse o tarafta bulunan Kur'an'a ve Sünnete uygun unsurlar hak ve gerçek, buna karşılık gerek bu tarafta ve gerekse o tarafta görülen Kur'an'a ve Sünnete aykırı unsurlar batıldır, boştur,
Müslümanların Bizans'lılara ve eski İran'Iılan özenmesine gelince İslam dinini iyi bilin ve olup bitenleri araştıran herkes bilir ki, bu ümmetin adet ve gelenekleri arasına gerek Bizans kültüründen ve gerekse eski İran kültüründen bir çok sözlü ve davranışa dayalı unsurlar karışmıştır.
Burada amacımız gerek "gazaba uğramışlar" ve gerekse "sapıtmışlar" ile bu ümmet arasında meydana gelen benzeşmelerin örneklerini tek tek saymak değildir. Üstelik bu benzeşme Örneklerinin bir kısmi ya ictihad yanılgılarından kaynaklandıkları veya zararlarını karşılayacak oranda yarar sağladıkları için, yahud daha değişik bir gerekçe yüzünden sahiblerini günahkar olmaktan da uzak tutabilirler. Bizim asıl amacımaz istisnasız herkesin Sırat-ı Müstakim'e (doğru yola) iletilmeye kaçınılmaz şekilde muhtaç olduğunun kesinlikle anlaşılmasını ve bunun yanında okuyucunun "sapıklık" gerçeği üzerine dikkatini yoğunlaştırarak bu tehlikeden kaçınılmasını sağlamaktır. [19]