Sitemiz 28.02.2012 Tarihinden İtibaren Yayın Hayatına Son Verecektir.
Şehadetname - Hakk'a Şehadet Çağrısı

Bize Bulaşan Bazı Hastalıklar

Ben şimdi burada bu ümmete şu veya bu oranda bulaşan bazı ehl-i kitap veya yabancı kaynaklı hastalıklara parmak basacağım. Ta ki, düz yolun yolcusu olan müslümanlar "gazaba uğramışlar" ile "sapıtmışların" tarafına sapmaktan kaçınabilsinler. Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Kitaplılardan çoğu, gerçeğin ne olduğunu açıkça anladıktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlık yüzünden sizleri imanınızdan ayırıp kafirliğe döndürmek ister­ler." (Bakara: 2/109)
İbni Teymiyye 02 Nisan 2011 Cumartesi, 6:24 618 Defa Okundu

Cenab-ı Allah bu ayette müslümanların sahip oldukları doğru yolu ve gerçek bilgi birikimini çekemeyen, kıskanan yahudileri kınıyor. Sağımıza solumuza bakarsak bu hasta­lığın benzerini bu ümmetin bazı ilim ve ibadet adamlarında da görürüz. Böylelerinin Allah'ın kendilerine yararlı il­im ve salih amel bağışladığı bazı dindaşların şu veya bu oran­da kıskandıkları görülür. Bu kesinlikle kınanmış bir huydur ve buna göre "gazaba uğramışlar" in hastalıklarından bir par­çadır. Cenab-ı Allah başka bir ayette de şöyle buyuruyor:

"Hiç şüphesiz Allah kendini beğenip övünen kimsele­ri sevmez. Onlar kendileri cimrilik ettikleri gibi başka­larına da cimri olmayı emrederler ve Allah'ın kendileri­ne bağışladığını gizlerler."   (Nisa: 4/37)

Cenab-ı Allah bu ayette sözü geçenleri cimrilikle niteli­yor. Bu cimrilik hem bilgi hem de mal cimriliğidir. Gerçi da­ha önceki ayetler, bu ayetteki asıl maksadın ilim cimiriliği olduğunu gösteriyor. Nitekim Cenab-ı Allah, bu kimseleri daha başka bir kaç ayette ilimlerini saklamakla kınıyor. Mesela bu ayetlerden biri şudur:

"Allah kendilerine Kitab verilenlerden" onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz" diye söz almıştı. Fakat onlar vermiş oldukları sözü arkalarına ata­rak bu kitaba karşılık birkaç para aldılar. Kitabı satmak karşılığında satın aldıkları ne kadar kötü bir şeydir." (Al-i İmran: 3/187)

Diğer bir ayette de şöyle buyuruluyor:

"İndirdiğimiz açık ayetleri ve doğru bilgiyi, biz Kitab'da insanlara açıkça belirttikten sonra, gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder ve hem de bütün lanet edebilenler lanet ederler. Ancak tevbe edip du­rumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başka. Onları affederim. Çünkü ben tevbelerin kabul edicisi ve rahmet sahibiyim."  (Bakara: 2/159)

Aynı konuda bir diğer ayet de şudur:

"Allah'ın indirdiği Kitab'i insanlardan gizleyip bir kaç paraya satanlar var ya, onlar midelerine ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak ve ne de kendilerini günahlarından arındıracak­tır. Onlar için acı bir azab vardır."  (Bakara: 2/174)

Bir başka ayette de şöyle buyuruluyor:

"Onlar müminlere karşılaştıklarında inanıyoruz der­ler. Fakat şeytanları ile başbaşa kaldıkları zaman "Biz aslında sizin yanınızdayız, onlarla sadece alay ediyo­ruz" derler." (Bakara: 2/14)

Görülüyor ki, ayetlerde Cenab-ı Allah "gazaba uğramışla­rı" bilgilerini halktan saklamakla niteliyor. Bu saklamanın se­bebi bazan cimrilik, bazan dünyalık bir bedel karşılığında bu görevden yan çizmek ve bazan da açıklanacak bilgilerin söyleyicileri aleyhine koz olarak kullanılabilcekleri tehlikesidir.

Aynı hastalık bu ümmetin bazı ilim adamlarında da görü­lür. Böyleleri bazan cimrilikleri ve elde ettikleri üstünlüğe başkalarının ulaşmasını istememeleri yüzünden bildiklerini giz­lerler. Kimi zaman bildiğini söylememenin sebebi bu bilgi ba­samak edilerek, elde edilen mevki ve servettir. Eğer eldeki bil­gi başkalarına aktarılacak olursa bu bilgi karşılığında elde edilmiş olan mevki ve servtin elden kaçırılacağından korku­lur.

Kimi zaman da bazıları şu yüzden bildiklerini açıklamak­tan kaçınırlar. Her hangi bir konuda karşısındakinden farklı dü­şünüyordur veya her hangi bir görüşüne karşı çıkılan bir gu­ruba bağlıdır. Adam bildiklerini açıklasa karşı tarafa haklılık kazandırıcı bir koz vereceğinden çekindiği için bildiğini sak­lar, açıklamaktan çekinir. Üstelik karşı tarafın haksız olduğun­dan, yanlış düşündüğünden emin olmadığı durumlarda böyle yapar. İşte bu yüzden Abdurrahman b. Mehdi [13] şöyle diyor:

"İlim adamları lehlerinde olanı da aleyhlerinde olanı da yazarlar, saklamazlar. Fakat ihtiraslarının zebunu olanlar sa­dece lehlerine olan şeyleri yazarlar."

Burada maksadımız konunun detayına girip hangi bilgi­yi açıklamak farz ve hangi bilgiyi açıklamak müstehaptır tar­tışmasına girişmek değildir. Sadece zeki kimselere Allah'ın bağışlayacağı yararlı sonuçları kazandırabilecek ana hatla­ra değinmek istedik. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Onlara 'Allah'ın indirdiği gerçeklere inanınız' denil­diğinde 'Biz, bize indirilen bilgilere inanırız' diyerek kendilerine indirilen bilgilerden sonrasını inkar ederler. Oysa o da kendilerine gelen bilgiyi doğrulayan bir gerçektir. De ki, eğer gerçekten inanıyor idi iseniz daha önce niye Allah'ın peygamberlerini öldürdünüz?" (Bakara: 2/91)

Bu ayetin iki ayet öncesinde şöyle buyuruluyor:

"Onlara kendi kitaplarını (Tevrat'ı) tasdik edici ola­rak Allah tarafından bir kitap (Kur'an) gönderildi. Da­ha önce inkar edenlere karşı yardım isteyip dururlarken, gerçek olduğunu bilip durdukları bu kitap kendilerine gelince onu inkar ettiler. Allah'ın laneti inkarcıların üzerine olsun!"  (Bakara: 2/89)

Cenab-ı Allah (c.c.) bu ayetlerde yahudilerin Peygambe­rimiz tarafından tebliğ edilip benimsenmesi istenen ilahi ger­çeği daha önceden bildikleri halde bu gerçek kendi ırkların­dan olmayan bir peygamber tarafından ortaya atılınca bilip durdukları bu gerçeği kabul etmediler. Onlar sadece kendi ırklarından olan biri tarafından bildirilecek gerçeği kabul edebilirlerdi. Bu yüzden kendi inanç sisteminin gereğine uy­maya bile yanaşmıyorlardı.

Bu hastalık, zamanımızda belirli bir ilim ve din gurubuna mensup olan fıkıh ve tasavvuf[14] adamlarında veya Pey­gamberimiz dışında üstün tutulan dini bir lidere körü körü­ne bağlanmış çömezlerde[15] görülüyor. Boyleleri gurupları tarafından onaylanmamış hiçbir fıkhı görüşü, hiçbir rivaye­tin gerçekliğini kabul etmeye yanaşmazlar. Üstelik bunlar kendi guruplarının gerekli gördüğü amelleri de yapmazlar. Oysa islamiyet, Peygamberimiz dışında hiçbir kişiye ve hiçbir belirli zümreye körü körüne bağlanmaksızın gerek il­mi araştırma ve gerekse rivayet alanlarında kayıtsız şartsız olarak gerçeğe, doğruya uymayı gerekli görür.

Cenab-ı Allah (c.c.) "Gazaba uğramışlar" in başka bir ni­teliğini şöyle belirtiyor:

"Yahudilerden öyleleri var ki, kelimeleri anlamları­nın dışına kaydırırlar."   (Nisa: 4/46)

Bu tutum başka bir ayette de şöyle tanımlanıyor: 

"Onlardan bir gurup var ki, uydurdukları snzleri siz Kitab'dan sanasınız diye dillerini kıvırarak konuşur­lar. Oysa bu şekilde okudukları sözler aslında kitab'dan değildir." (AI-i îmran: 3/78)

Tefsircilere göre bu ayetlerde söz konusu olan tahrif (kelimeleri veya kelimelerin anlamlarını değiştirmek) hem ilahi kaynaklı kelimeleri değiştirmeyi ve hem de bu kelime­leri bile bile yanlış yorumlamayı içerir.

Yorum yolu ile yapılan tahrifin örnekleri gerçekten çok­tur ve ümmetin bir çok zümreleri bu hastalığın zebunudur. Asıl metni değiştirme anlamındaki tahrife gelince bu sapık­lığa düşenler de az değildir. Böyleleri Peygamberimizin (s.a.v.) sözlerini değiştirerek asılsız sözde hadisler rivayet etmektedirler. Gerçi yetkili hadis uzmanları bu uydurma hadisleri titizlikle ayıklıyorlar. Böylelerinin bir kısmı, ger­çi başaramamışlardır, ama bizzat Kur'an-ı Kerim'i bile tah­rif etmeye yeltenerek, mesela "Vekellemellahu Musa Tek-limen" ayetinin son kelimesini "Tekellümen" şeklinde de­ğiştirmeye kalkışmışlardır. (Nisa: 4/164)

Dinleyicilerde söylenenlerin ilahi kaynağa dayandığı izlenimini uyandirabilmek için başvurulan "dil kıvırarak" okuma düzenbazlığına gelince buna da bazı vaizlerin Pey­gamberimize uydurma sözler isnad etmeleri veya sözde haklılıklarını ispat edebilmek için dinde yeri olmayan asıl­sız deliller ileri sürmeleri örnek olarak gösterilebilir. Bu tu­tum, hiç şüphesiz yahudi ahlakının bir örneğidir. Kur'an ve hadisin dikkatli okuyucuları bu tutumun sık sık verildiği­ni iyi bilirler. Bu dikkatli okuyucuların söz konusu yerici ifa­deleri okuduktan sonra bu ümmetin bazı mensupları tarafın­dan girişilen tahrif olaylarını iman nuru ile gözden geçirme­leri düşündürücü olsa gerektir.

Cenab-ı Allah hristiy anlar la ilgili olarak şöyle buyurur:

"Ey kitablılar (ehl-i kitab) dininiz konusunda aşırılı­ğa düşüp Allah hakkında gerçek dışı sözler söylemeyiniz. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın sadece bir kulu, Mer­yem'e sunduğu bir kelimesi ve O'ndan gelen bir ruhtur. Allah'a ve peygamberlere inanınız. Sakın "Allah üç ta­nedir" demeyiniz. Kendi yararınıza olmak üzere bu sö­ze son veriniz. Çünkü Allah tek bir Halıdır ve çocuk sa­hibi olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O yeterli bir vekil (dayanak) dır."(Nisa: 4/171)

Bu konudaki başka bir ayette de şöyle buyuruluyor:

"Allah, Meryem oğlu Mesih'dir, diyenler kafir oldu­lar. De ki, öyle ise Allah, Meryemoğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde olanların tümünü yok etmek istese Al­lah'a karşı kimin elinde bir şey var? Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan her şey O'nundur. O dilediğini ya­ratır. Hiç, şüphesiz, Allah her şeye kadirdir."(Maide: 5/17)

Bu anlamdaki ayetlerin sayısı çoktur.

Hemen belirtelim ki, peygamberler ve seçkin kullar (sa­rihler) hakkında aşın görüşler beslemek, sapık abidler (ken­dilerini ibadete adayanlar) ile tasavvuf[16] bağlısı bazı züm­relerde de görülen bir hastalıktır. Öyle ki, böylelerinin ço­ğu hulul ve ittihad (Allah'a sızma ve O'nunla bütünleşme) akımları gibi ya hristiyanların iddialarından daha beter, ya aynı veya çok az daha hafif saçmalıklara kapılmışlardır.

Cenab-ı Allah'ın (c.c.) bu konudaki bir başka buyruğu da şöyledir:

"Onlar Allah'ı bir yana bırakarak hahamları ile ra­hiplerini ilah edindiler. Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa oniara kendisinden başka ilah olmayan tek Allah'a kul­luk etmeleri emredildi. O, onların koştukları ortaklar­dan münezzehtir."  (Tevbe: 9/31)

Peygamberimiz (s.a.v.) sahabilerden Adiy b. Hatem'e -Allah ondan razı olsun- bu ayeti açıklarken:

"Hahamlarla rahipler kimi haramları helal ve kimi helal şeyleri de haram saydılar ve izleyicileri olan ehl-i kitab da bu konularda onlara uymuştur."[17] buyurmuştur.

Şimdi düşünelim. Çoğu cahil sofular (abidler) gözlerin­de büyüttükleri liderlerin her emrine körü körüne uyarlar. Bu emirler Allah'ın belli bir haramını helal ve belli bir helali­ni haram saymayı içerdikleri durumlarda bile bu böyle olu­yor.

Yine Cenab-ı Allah (c.c.) "sapıtmışlar" hakkında şöyle buyuruyor:

"Kendilerinin uydurdukları ruhbanlığı biz onların üzerine yazmadık. Sırf Allah'ın rızasını kazanmak için bunu onlar ortaya çıkardılar, fakat ona gereği gibi de uy­madılar."  (Hadid: 57/27)

Biz bir çok müslüman zümrelerin Allah tarafından açık­ça uydurma olduğu belirtilen bu ruhbanlık akımına kapıldık­larını biliyoruz.

Yine Cenab-ı Allah (c.c.) bir ayette şöyle buyuruyor:

"Bu mücadelede üstün çıkanlar O'nların mezarları üzerine mutlaka mescid yapalım" dediler." (Kehf: 18/21)

Eski devirlerde gerek "gazaba uğramış" yahudiler ve gerekse  “sapıtmış” hristiyanlar peygamberlerin ve saygı duydukları ölülerin mezarları üzerinde mabed yaparlar. Peygamberimiz bir çok kereler bu adeti ümmetine yasakladığı halde, hatta dünyadan ayrılacağı anda bu yasağı pekiştirmiş olmasına rağmen, bu ümmetin bir çok mensupları bu hastalıktan da yakaların, kurtaramamışlardır.

Bu arada "sapıtmışlar" ın dinlerinin ağırlık merkezini çal­gı aletlerinin sesleri ile alımlı resimlerle oturttukları görülür. Onlar dini törenlerinde ses çekiciliği ile müzik cazibe­si kadar hiç bu şeye önem vermezler. Bazı müslüman züm­relerin bu hastalığa da tutulduklarını görüyoruz. Çalgı, alet­leri ve kasideler eşliğinde yapılan sema törenleri güzel re­simlerle güzel seslerden kalbleri heyecana getirmek için yararlanma adetleri hristiyanlann bazı geleneklerine özenmekten başka ne anlama gelebilir?

Yine Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Yahudiler 'Hristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanmıyorlar' dedrier. Buna karşılık hristiyanlar da 'YahudiIer hiçbir gerçeğe dayanmıyorlar' dediler..." (Bakara:2/113)

Görüldüğü gibi bu ayet yahudiler ile hristiyanların birbirlerini gerçeğe dayanmamakla suçlayarak reddettiklerini belirtiyor. Ne acıdır ki, bazı müslüman kesimlerde aynı hastalık gömülür. Mesela sen bazı fıkıh alimlerinin dervişler (mutasavvıflar) ve sofuları (abidleri) adam yerine koyma­dıklarını, onlar, kesinlikle cahil ve sapık saydıklarını, tut­turdukları yolun ilim ve gerçekten uzak olduğuna inandıklarını görüyorsun. Buna karşılık bir çok derviş[18] ile sofunun da şeriat ile ilmi boş saydığını hatta bunlarla uğraşanların Allah'dan uzak kaldığına bu kimselerin Allah katında yarar­lanacakları hiçbir şey elde edemeyeceklerine inandığına rastlıyoruz. Oysa işin doğrusu şudur. Gerek bu tarafta ve ge­rekse o tarafta bulunan Kur'an'a ve Sünnete uygun unsur­lar hak ve gerçek, buna karşılık gerek bu tarafta ve gerek­se o tarafta görülen Kur'an'a ve Sünnete aykırı unsurlar ba­tıldır, boştur,

Müslümanların Bizans'lılara ve eski İran'Iılan özenme­sine gelince İslam dinini iyi bilin ve olup bitenleri araştıran herkes bilir ki, bu ümmetin adet ve gelenekleri arasına ge­rek Bizans kültüründen ve gerekse eski İran kültüründen bir çok sözlü ve davranışa dayalı unsurlar karışmıştır.

Burada amacımız gerek "gazaba uğramışlar" ve gerekse "sapıtmışlar" ile bu ümmet arasında meydana gelen benzeş­melerin örneklerini tek tek saymak değildir. Üstelik bu benzeşme Örneklerinin bir kısmi ya ictihad yanılgılarından kaynaklandıkları veya zararlarını karşılayacak oranda yarar sağladıkları için, yahud daha değişik bir gerekçe yüzün­den sahiblerini günahkar olmaktan da uzak tutabilirler. Bi­zim asıl amacımaz istisnasız herkesin Sırat-ı Müstakim'e (doğru yola) iletilmeye kaçınılmaz şekilde muhtaç oldu­ğunun kesinlikle anlaşılmasını ve bunun yanında okuyucu­nun "sapıklık" gerçeği üzerine dikkatini yoğunlaştırarak bu tehlikeden kaçınılmasını sağlamaktır. [19]

[13] Büyük imamlardandır. Asıl adı, Abdurrahman b. Mehdi b. Ha­san el-Anberi el-Lu'lüi el-Basri'dir. H. 135'de doğdu. Selefin büyük imamlarından olduğu gibi, güvenilir hadîs alimlerindendir de. Gayet takva bir kişiliğe sahipti. Şafii: "Dünyada bir benzerine rastlamadım" di­yor onun için. Doğum yeri olan Basra'da öldü. (H. 198) Bkz. el-Lübab fi Tehzib el-Ensab, İbn Cerir, c. 3, s. 135-136; Ayrıca Bkz. Tehzib el-Teh-zib, ibn Cerir, c. 6, s. 279-281.
 
[14] Mutasavvife: Bunlar birtakım sufi tarikatlerine giren derviş ve mürşidlerdir. Günümüzdeki hiyerarşik şekliyle tasavvuf, İslama yaban­cı bir meloddur. Müslümanlar arasına sonradan sokuşturulmuş, Allah'ın Kitabında Rasulullah'm Sünnetinde, Sahabi'nin, Tabii'nin, isiarmn özün­deki Selefi Salihin'in yanında hiçbir aslı olmayan bir anlayıştır. Hura­felerle, amelde sözde ve inançta birçok sapmalarla dolu bir bidattir. Gü­nümüzde birçok islam ülkelerinde(!) bu tür inançlara sahip bir çok sufi-lerin bulunduğunu görüyor, duyuyor ve okuyoruz. Çarşı pazarda onların yazdıkları bidatlarla, sapıklıklarla ve şirklerle dolu birçok ünlü kitapla­rına tanık oluyoruz. Örnek olması bakımından burada bir takımını zikre­delim.
 
Şarani el-Tabakat el-Kübra, 'Nebbani' Cami-i Keramet el-Evliya. Nebhani, Şevahid el-Hakk. Tacani, Cevahir el-Ma'ani, Kaşani, Şerh Fu-sus el-Hikem. Dr. Abdulhalim el-Mahmud, El Seyyid Ahmed el-bedevi, Dr. Abdulhalim Mahmud, Ebu Medyen el-Gavs, Hayatuhu ve miracuhu ilallahİ, Salah Azzam, Aktab el-Tasavvuf el-Selase, Ebi Nasr el-Tusi, el-Lema'a, daha bir çokları.
 
[15] İttibe Al-Firak (Ekollere) uyanlar: Bunlara eski çağdan örnek Mu­tezile, Cehmiye Harici ve Şiiler'dir. Çağımızda ise milliyetçilik (Irkçı­lık) Dirilişçilik, Sosyalizm gibi ideolojiler ve çağdaş uydurma dinlerden olan Bahailik, Kadiyanilik gibi dinler mezhepler ve hareketler.
 
[16] Tasavvuufçular, şeyhlerini ve tarikat büyüklerini Allah'tan başka­sına yaklaştınlamayacak niteliklerle niteler ve yüceltirler. Melekut'e (melek­ler evreni) tasarruf eden oluşları idare eden ve gaybı bilen "Gavslar" diye ad vermekle şirke düşüyorlar. Abdal, Aktab, Evtad diye adlandırmak da bu ka­bildendir. Onlarla ilgili kitaplar, bu tür unvanlarla doludur. Şanı yüce olan Allah onların bütün bu söylediklerinden büyüktür. Bu bağlamdaki örnekler İçin bakınız: Cami-i Keramet el-Evliya. c. 1, s. 69-79; aynca bu kitabın.ya-zannm(İbnTeymiye)Mecmuel-Fetava,c. II,s. 333-345'e bakabilirsiniz.
 
[17] Tirmizi, Kitab, Tefsii el-Kur'an, Tevbe suresinin açıklanması bö­lümü. H. No: 3095, c. 5, s. 278, Tİrmizi, "B:i hadis gariptir" diyor. Ay­rıca bkz. Tefsir İbn Cerir El Taberi, Cüz. 10, s. 80-81.
 
[18] el-Müftakira Bunlar kendilerini bilgisizce ibadete veren, kendilerine reva gördükleri muhtaçlıklan açıktan görünen Sufi ve derviş geçinen kimselerdir.Çokluk uzlete (insanlardan ve dünya işlerinden el etek çekerek ıssız bir köşeye çekilen) çekilirler ya da amaçsız rindane (esrik) gezilere çıkarlar. Şer’i ilmi noksan kabul ederler ve sahibine bir yarar sağlamayan görünürde bir bilgi (zahiri ilim) olarak görürler. Çoğu aklı kıt kimselerdir. Avamdan bilgisiz bazılarının itikatlarına benzer insanları vardır. Bunlara halk arasında meczup ya da derviş diye ad verilir. Allah'ın sırrını kendilerine verdiğine inanırlar ve kendilerini ehliillah (Allah ehli) sa­yarlar. Buna benzer daha bir çok batıl inançları vardır. Allah'tan kurtuluş ve afiyet isteriz. Geniş bilgi için bakınız: Müellifin Mecmu el-Fetava, c. 11.
 
[19] İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 23-26.


Yorumlar

Google Grupları
Grupla İlgili Detaylı Bilgi İçin Tıklayınız
Gruba Abone Olmak İçin Tıklayınız.

Bu Bölümdeki Diğer İçerikler