Bu kesimlerimizden bir çoğunun ana sermayeleri addettikleri "zikr"in Kur'anî anlamını bilmediklerini, araştırmadıklarını, bu konuda Kur'an'ın değil başkalarının usûl ve üslûbunu izlediklerini görüyoruz. Zikir gibi Kur'an'ın en çok üzerinde durduğu bir konuda ona başvurmadan zikrettiğini sanmak ne büyük gaflet! Kaldı ki bu konuda da hevâ ve heveslere değil bizzat ALLAH'ın koyduğu ölçülere uyulması Kur'an emridir:
"fezkurullâhe kemâ allemekum [ALLAH'ın size öğrettiği gibi ALLAH'ı zikredin]" (2/239). Kur'an'da "cihad" gibi çok anlamlı bir kavram olan zikir, bazı kesimlerce çok yanlış ve tehlikeli bir biçimde diğer anlamlarından soyutlanarak dil ile anmaya tahsis edilmiştir. Allah'ı anmak (2/198), tebliğ (87/9), öğüt ve uyarı (88/21), şükür(7/69) gibi bir çok anlamlara gelen zikir, "alâ " harf-i ceriyle kullanıldığında "dille anmak" anlamına gelir. (6/121)
Aslında zikrin yalnızca "tesbih " anlamına gelmediğini, bundan daha kapsamlı olduğunu Kur'an'dan öğreniyoruz:
"Ey iman edenler! ALLAH'ı çok çok zikredin ve O'nu sabah akşam tesbih edin" (33/41-42)
İnananlara hem zikir hem tesbih emredilmiştir. Bu noktada aynı ayette hem "zikr"in hem de "tesbih"in anılması bu ikisinin birbirinin aynı olmadıklarının en açık delilidir. Bu nedenle, dil ile zikir olan "tesbih"i küçümsemek, yok saymak ya da terketmek bir mü'mine yakışan şeyler değildir. Cihad kavramının içinde "kıtal"in yeri neyse, "zikir" kavramının içerisinde de "tesbih"in yeri odur. Her yaptığı işe "cihad " adını verenlerin "kıtal "(savaş)'in ayrıca farz kılındığını (2/219) gözardı ettikleri gibi, zikrin yalnızca tesbih olmadığını söyleyenlerin bir çoğu da dil ile anma, tekrar etme anlamına gelen "tesbih"in ayrıca tavsiye ve emir buyrulduğunu gözardı etmektedirler.
Kendilerini zikir ehli addedenlere gelince... Bu kesimden kimileri ALLAH'la yaptıkları mukaveleye sadık kalmamışlardır. "Şeriattan bir taş düşerse müridlerimin tüm virdleri düşer" diyen gerçek ve kâmil mürşidin aksine bu mantıktakilerin Müslümanların tüm değerleri ayaklar altına alınırken; değil bir taş, şeriatın temelleri bile hoyratça sökülürken, oturdukları postları başında kılları kıpırdamamıştır. Ümmetin yağmalanan değerleri karşısında hissiz ve kaygısız duran bu mantık, yaptığı işin adını "büyük cihad" koymuştu.
"Büyük Cihad Nedir" Sorusunun Cevabını Kur'an Veriyor
Oysa ki; "Büyük cihad nedir?" diye Kur'an'a sorduğumuzda, Kur'an bize 'büyük cihad'ın ne olduğunu açıkça söylüyordu:
"Kâfirlere uyma ve onlara karşı büyük cihad (cihâden kebîrâ) et " (25/52)
Gerçekten büyük cihad edenler, hem içinin düşmanlarına hem dışındaki düşmanlara karşı çift yönlü bir cephe açıp önce yürek devletini kuranlardı.
Kafasını kalbine kurban eden, dini diriltici bir iksir gibi değil bir uyuşturucu gibi algılayan anlayış, her şeyini bir kişiye ısmarlayarak düşünme zahmetinden kurtulmuştur. Onun yerine başkaları düşünür, başkaları karar verir. Nefreti ve sevgisi 'emir-komut'a bağlıdır.
Gassal Elinde Meyyit Olmak
"Gassal elinde meyyit" olmayı küffar elinde şehid olmaya tercih etmiştir. Ölmeden evvel ölmeye çalışır da, öldükten sonra yaşamayı denemez.
"Mevti tefekkür" ettiğinin binde biri kadar "şehadeti" tefekkür etmemiştir. Yüreğin en büyük iki penceresi olan akıl ve duyularını iptal ettiğinden yürek bir zindana dönüşmüştür.
Bir 'tesbih kurbanı'nın itaat anlayışı' görerek değil, körü körüne bir itaat anlayışıdır. Kurban, emredilenlerin dışında kimseyi dinlememek ve hiçbir kitabı okumamakla kalmaz, Kur'an'a, onun ayetlerine karşı da kör ve sağırdır.
Yürek Devleti - Mustafa İslamoğlu
Mustafa İslamoğlu
Yürek Devleti
küçük cihad
büyük cihad
gassal elinde meyyit
Tesbih
küçük cihad nedir
büyük cihad nedir
tesbih kurbanları